«Bir rivayette, “İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek”1 denilmiş.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ bunun bir tevili şudur ki: Şar kın en ce sur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İs lâmiyetin en kah raman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulu nup daha Anadolu’yu va tan yap madığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal2 onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.
Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müd detinde İslâmiyetin ve Kur’ân’ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk mille tini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine3 karşı is timal etmeye çalışır! Fakat muvaf fak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden anlaşı lıyor.» (Şualar sh: 596)
«Bu defaki küçük müdafaatımda demiştim:
“Risale-i Nur’daki şefkat, hakikat, hak, bizi siya setten men etmiş. Çünkü mâsumlar belâya düşer ler; onlara zul metmiş oluruz.” Bazı zâtlar bunun izahını istediler. Ben de dedim:
Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş’et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdadat-ı askeriye4 ve da lâletten çıkan merhametsizlik5 cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadat meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvvet-i maddiye ile müda faa etse, ya eşedd-i zulüm ile, ta rafgirlik bahane siyle çok bîça releri yaka cak; o hâlette o da ezlem olacak ve mağlûp kalacak. Çünkü, mezkûr hissi yatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir iki adamın hatasıyla yirmi otuz adamı, âdi bahane lerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zayiata mukabil yalnız biri ka zanır, mağlûp vaziyetinde kalır. Eğer mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimâ ne siyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasıyla yirmi otuz biçareleri ezseler, o vakit, hak namına deh şetli bir haksızlık ederler.
İşte, Kur’ân’ın emriyle, gayet şiddetle ve nef retle siya setten ve ida reye karışmaktan kaçındı ğımızın hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik.
Hem madem herşey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir ka pısı kapanmıyor. Ve zahmet ise rahmete kalb olu yor. Elbette biz sabır ve şü kürle tevekkül edip sükût6 ederiz. Zarar ile, icbar ile sükûtumuzu boz dur mak ise, insafa, adalete, gayret-i vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bü tün zıttır, muhaliftir.
Hülâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyase tin ve ehl-i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zabı tanın bizimle uğ raşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükû metin müdafaa ede mediği ve aklı başında hiçbir insanın hoş lanma dığı küfr-ü mutlak ve dehşetli bir tâun-u beşerî ve maddiyunluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındık lar şeytanetiyle bazı resmî me murları aldatarak evham landırıp, aleyhi mize sevk etmek var. Biz de deriz:
Değil böyle bir kaç vehhamı, belki dünyayı aley himize sevk etseler, Kur’ân’ın kuvvetiyle, Allah’ın inâyetiyle kaç mayız. O irti datkâr küfr ü mutlaka ve o zındıkaya7 teslim-i silâh8 etmeyiz! Said Nursî» (Şualar sh: 292)
Said Nursi Hazretleri 1947 yılının son aylarında başla yan Afyon Ağır Ceza Mahkemesi safahatında savcının it hamlarına verdiği cevabın bir kısmında diyor ki:
«Dedi: “Beşinci Şuada sen hiç kalben nedamet etmedin mi ki, onu rakıdan ve şaraptan su tu lumbası gibi tâbirlerle tezyif etmişsin?” Ben onun bütün bütün mânâsız ve yanlış ve dostluk taassu buna mukabil de rim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız onun bir hissesi ola bilir. Nasıl ki ordunun ganimeti, malları, erzakları bir ku mandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır.
Evet nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sev memekle beni itham etti, âdeta vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle itham ediyo rum. Çünkü bütün şerefi ve mâ nevî ganimeti o dostuna verip, orduyu şe refsiz bı rakıyor. Hakikat ise, müsbet şeyler, hase neler, iyilikler cemaate, orduya tevzi edilir ve menfîler ve tahribat ve ku surlar başa verilir. Çünkü birşeyin vücudu, bütün şe raitin ve erkânının vücudu ile olur ki, kuman dan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bo zul ması ise, bir şartın ade miyle ve bir rüknün bo zulma sıyle olur, mahvolur, bozulur. O fenalık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve haseneler, ek seriyetle müsbet ve vücudîdir. Başlar sahip çıka mazlar. Fenalıklar ve kusurlar, ademîdir ve tah ribîdir.9 Reisler mes’ul olurlar. Hak ve hakikat böyle iken, nasıl ki bir aşiret fütu hat yapsa, “Afe rin Ha san Ağa”; mağlûp olsa “Aşirete Tuh” diye aşiret tez yif edilse, bütün bütün hakikatin aksine hükmedilir. Aynen öyle de, beni it ham eden o müddeî bütün bütün hak ve hakikatin aksine bir hatâsıyla, güya adliye namına hükmetti.
Aynen bunun hatası gibi: Eski Harb-i Umumî den10 biraz evvel, ben Van’da iken, bazı dindar ve müttakî zatlar yanıma geldiler. Dediler ki: “Bazı kumandanlarda din sizlik oluyor. Gel, bize iştirak et. Biz bu reislere isyan edeceğiz.”
Ben de dedim: “O fenalıklar ve o dinsizlikler, o gibi ku mandanlara mahsustur. Ordu onunla mes ’ul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılıç çekmem ve size iştirak etmem.”
O zatlar benden ayrıldılar, kılıç çektiler; neticesiz Bitlis hâdisesi vü cuda geldi. Az zaman sonra, Harb-i Umumî pat ladı. O ordu, din namına iştirak etti, cihada girdi, o ordudan yüz bin şehidler ev liya mertebesine çı kıp beni o dâvamda tasdik edip kanlarıyla velâyet fermanlarını imzaladı lar.» (Şualar sh: 360)
«Denizli müdafaatında izahı ve ispatı bulunan bir mese lenin kısacık bir hülâsası dır.
Bir dehşetli kumandan dehâ ve zekâvetiyle or dunun müsbet hasene lerini kendine alıp ve ken dinin menfî seyyi elerini o orduya vererek, o ef rad adedince haseneleri, gazilikleri bire indirdiği ve seyyiesini o ordu ef radına isnad ederek onların adedince sey yieler hük müne getirdiğinden, deh şetli bir zulüm ve hilâf-ı hakikat ol ma sından, ben kırk sene evvel be yan ettiğim bir hadîsin o şahsa vurduğu to kada binaen, sâbık mahkeme lerimizde bana hücum eden bir müddei umumîye dedim: “Gerçi onu had îslerin ihbarıyla kırıyorum, fa kat ordunun şerefini muhafaza ve büyük hatalardan vikaye ederim. Sen ise, birtek dostun için, Kur’ân’ın bayrak tarı ve âlem-i İslâmın kahraman bir kumandanı olan ordunun şerefini kırıyorsun ve ha senelerini hiçe indiriyorsun” dedim. İnşâal lah, o müddeî insafa geldi, ha tâdan kurtuldu.» (Şualar sh: 378)
«Şu devlet-i İslâmiye yirmi otuz milyon iken, bütün Avrupa’nın bü yük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiye tini muhafaza ettiren, şu dev letin ordusundaki nur-u Kur’ân’dan gelen şu fikirdir: “Ben ölürsem şe hidim, öldürsem gazi yim.” Kemâl-i şevkle ölümün yüzüne güle rek is tik bal etmiş, daima Avrupa’yı titretmiş. Acaba dün yada basit fikirli, sâfi kalbli olan neferâtın ru hunda şöyle ulvî fedakâr lığa sebebiyet verecek hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet onun ye rine ikame edilebilir ve hayatını ve bütün dünya sını severek ona feda ettirebilir?» (Mektubat sh: 326)
«Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü, Ce nâb-ı Hak, bin se ne den beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdam et tiği ve ona bayraktar tayin et tiği bu va tandaşların muhteşem ordusunu11 ve muazzam cema atini,12 mu vak kat arızalarla inşaallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir.» (Mektubat sh: 327)
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine yapılan zulüm lere karşı vic danı isyan eden eski mebuslardan Merhum Salih Yeşil tarafından zamanın idarecilerinden Hilmi Uran’a yazılan mektubun sûreti:
«Molla Said kimdir?
El’an Afyon’un Emirdağı kazasında ikamete memur olan Molla Said, doğumundan itibaren Türk kardeşleri ara sında yaşamış, Türk seci yesiyle perverde olmuş, Umumî Harpte Kafkas’ın karlı dağla rında kah raman asker lerimiz arasında gö nüllü alay kuman danı olarak mücahede ve irşad için dolaşıp büyük bir harp madalyası almış, Sarı kamış taarru zunda, Bitlis’in suku tunda yaralı ol duğu halde esir olup senelerce Rus gar nizonla rında çile çek miş, firar edip İstanbul’a gelerek ilmî kudretine binaen Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye âzalığında bulunmuş, Kuvâ-yı Milliye ihdâsında halkı mücahe deye teşvik etmiş, Büyük Millet Meclisinin ilk se nesinde Ankara’ya gelerek Hacı Bayram misafirhanesinde birçok müte reddit kim selere vatanın müdafaası lüzumunu anlatmak hizmetinde bu lunmuş olan bu hakikî vatanperver insanın, evvelce ibadete, imana, iti kada müteallik yazdığı ve yazagel mekte olduğu eserleri, din ve dindarları sevmeyen bazı kim selerin, hususuyla dahiliye vekâletinde bulunmuş olan men faatpe rest Şükrü Kaya’nın mezhep ve rejimine uygun gel memekle, asılsız isnad ve uydurma raporlarla bu zavallı adam yirmi küsur sene den beri hapis ve ne fiy cezalarıyla perişan edilmiş ve iki sene ev velisi yine o yazıları bahane siyle Kastamonu’daki çilehanesinden kollarına kelepçe vurularak ken di sine selâm vermiş olan altmış altı adamla De nizli Cezaevine sevk ve onbir ay kadar hapsedil dikten sonra, mu zır telâkki edi len o eserleri, ev velâ İstanbul Müftülüğünde bir heyet tarafından, bilâ hare Ankara’da Diyanet Riyaseti ve Dil-Tarih Enstitüsü âzalarından mü rekkep bir komisyon mari fe tiyle aylarca tetkik olunduktan sonra, bu eser lerin hiçbiri sinde devletin siyasetini ve âsâyişi rencide edebilecek en ufa cık birşey görülme mekle, Molla Said ve Nur şakirtleri ve eserlerini oku yanlar, mahkeme kararıyla serbest bırakılmış ve Denizli’de oturmasına müsaade olunmuş iken, maat teessüf, bu ihtiyar adam, az zaman sonra Denizli’den Afyon’a ve oradan da Emirdağı kaza sına teb’id ve herhangi bir Türk kardeşiyle dahi temastan men edilmiş.
Sayın Beyim,
Cumhuriyet serbestiyetinden, Teşkilât-ı Esasiye Kanununun hürri yetinden13 mahrum kalan bu za vallı ihti yar adam, her suretle himayeye lâ yık, ba kılmaya muhtaç, ak raba ve taallûkatı olmayıp sırf bir İslâm hü kû metin himaye sine muhtaç bir İs lâm mütefekkiridir. Şair-i meşhur Âkif Bey mer humun rivayetine nazaran, Mısır’ın en mâruf ulemasın dan olan ve garbın müteaddit lisan ve felsefesine âşina bulu nan üstad-ı âzam Abdülâziz Çaviş’in yirmi küsur sene evve lisi el-Ehram ceri desindeki Said hakkında yazdığı “Fatînü’l-Asr” başlıklı makalesini okuyan ve kendisiyle bizzat gö rüşen ilim adamları, bu zatın fıtraten ilmî kudre tini ve İlâhî mes le ğini takdir edebilirler.
Sayın Beyim,
Kürtlük sözüyle türlü hakarete hedef olan Molla Said, seciyeten tak dire şâyan bir Türk âşıkı ve İs lâmiyet hâdimi dir.14 Bundan mem leketimiz içtimaen zarar değil, mânen fayda görecektir. Ben, namus ve şerefim namına şehadet ederim ki, Molla Said, kat’iyen temiz bir adam dır. Onun için, sizin gibi milletin dahilen idare ve mukadde ratına el ko yan dirayetli zatlardan insaniyet namına temenniyatım şudur:
Yanlış anlayışlı jurnalcilerin15 sözleriyle hürriyet nimetinden, saf hava teneffüsünden, herhangi bir Türk kar deşiyle görüşmeden mahrum kalan bu adamı, hükûmetin adaleti, makamınızın ehem miyeti namına ve adl ve ihsan ka ziyesine tevfikan olsun, bu adam hakkında dahi adalet ve kendi siyle de hiç olmazsa bir defa olsun hüsn-ü niyetle gö rüştükten sonra onun hakkında ibka veya ifna kararını ver mek lûtfunda bulunursanız, elbette ehemmiyetli vazifenizi kanun dairesinde ifa etmiş olacağınızdan dolayı ta rihçe-i ha yatınıza takdire değer bir fasıl derc buyurmuş, adalet perver liği nizi halka ve âcizleri gibi bacağı kesilmiş, köşede kal mış hür fi kirli vak’a-nüvislere duyurmuş olursu nuz efendim.
Milliyetini, memleketini candan seven; teninde, ka nında, Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu olma yan, Erzu rum’un eski milletvekillerinden, bacağı kesik,
Yeşil Oğlu Mehmed Salih»
(Emirdağ Lâhikası-1 sh: 155)
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Türk Ordusunu bin yıldan bu yana İslâmiyetin en kahraman muhafızı olarak görmüş ve beyan etmiştir. Türkiye’nin, İslâm Âleminin ve dünya sulhunun en büyük teminatı, güçlü, imanlı ve bin yıl lık hizmetine uygun bir yapıdaki bu millettir ve onun ordusu dur. Kahraman ordumuz her bakımdan dünyanın en güçlü ordusu iken dünya çapında hiçbir cihan harbi olmamıştır. Fakat ne zaman bu kahraman milletin ve ordusunun gerek iç gerekse dış tesirler sebebiyle dünyada söz sahibi olması engellenmiştir, işte o zaman kısa sürede yeryü zünde iki cihan harbi olmuştur. Bu iki cihan savaşından sonra da bu günlere kadar insanlık dünyası sulh-u umumi görememiştir.
Türkiye’nin ve Türk Ordusunun durumu hiçbir şeye benzemez demek çok doğrudur. Ülkemiz ve Ordumuz aynı zamanda İslâm Âlemi için çok ehemmiyetlidir, İslâm düşmanları için de bir başka açıdan da çok ehemmiyetlidir. Onun için her kes bütün dünyevî hesaplarını buna göre yapmaktadır.
Bu memleketin milliyetperver ve vatanperverleri ve dindarları aklını başına almalı, bu oyunları bilerek ona göre hareket etmelidirler. Biz şuna kati olarak inanıyoruz ki, her şey gibi bu mesele de bir gün tabi’ mecrasına oturacaktır.
***
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 |
1 Tirmizi, Fiten: 57; İbni Mâce, Fiten: 33; Müsned, 1:4, 7; el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdisi's-Sahîha, 4:122.
2 İslâmların içinden çıkan Deccal.
3 İslâm işaretleri (ezan, kıyafet, hamd vs.)
4 Askerin siyasi sisteme baskı yapması.
5 İnançsızlıktan gelen acımasız merhametsiz hayat.
6 Kuvvetle mukabele etmeyiz.
7 Dinini terk edip mutlak kafir olarak dine hücum edenlere.
8 Boyun eğmeyiz.
9 Yapılmadan evvel yoktular.
10 Birinci dünya harbi.
11 Silahlı kuvvetlerini.
12 Büyük milletini.
13 Anayasanın tanıdığı hürriyet haklarından.
14 Evet, herbiri yüze mukabil binler Türk gençleri, mâsumları, ihtiyarları, Risale-i Nur’a şakird olmala rından, bu acip asırda, Türk Milletinin Devlet-i Abba siye inkırâzından İslâm yardımına koşmaları gibi, bu şakirdler dahi aynen koştular. Değil yalnız Said, belki bütün ehl-i hakikat tahsin eder, Türk’e dost olur.
15 İhbarcıların.
Bu dersi indirmek için tıklayınız.