DERSLER / Alfabetik Derlemeler ve Dersler

KUMANDANLARIN BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİ HÜRMETLE TAKDİRİ

Burada kısaca zikredilen asker talebelerinden başka Bediüzzaman Hazretlerini hürmetle takdir eden kumandanlar da vardır. Bu cümleden olarak Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:

«Cephe-i harpte yazdığı ve şimdi müsadere edilen İşârâtü’l-İ’câz, o zamanın başkumandanı olan Enver Paşaya o derece kıymettar görünmüş ki, kimseye yapmadığı bir hürmetle istikbaline koştuğu o yâdigâr-ı harbin1 hayrına, şerefine hissedar olmak fikriyle, İşârâtü’l-İ’câz’ın tab’ı için kâğıdını vererek, müellifinin harpteki mücahedatı takdirkârâne yad» (Şualar sh: 456)

«Bediüzzaman Said Nursî Burdur’da iken, birgün, o zamanın Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Mareşal Fevzi Çakmak Burdur’a geliyor. Vali, Mareşale, “Said Nursî hükûmete itaat etmiyor; gelenlere dinî dersler veriyor” diye şekvâda bulunuyor. Mareşal Fevzi Çakmak, Bediüzzaman’ın ne kadar dâhi ve ne kadar mânevî büyük ve müstakim bir zat olduğunu bildiği için diyor ki: “Bediüzzaman’dan zarar gelmez. İlişmeyiniz, hürmet ediniz.”» (Tarihçe-i Hayat sh: 151)

Bütün böyle takdiratlara rağmen Risale-i Nura muaraza eden muarızlara hitaben Bediüzzaman Hazretleri der ki:

«Yirmi seneden evvelki hayatım ise, bu vatan ve millet lehinde fedakârane sarf olunduğuna delil, eski Harb-i Umumîde2 gönüllü alay kumandanı olarak Başkumandanın takdiratı altında hizmetlerimle ve harekât-ı milliyede3 fevkalâde hizmetimi Ankara’daki hükûmet reisleri takdirle ve Meclis-i Mebusan4 beni orada görmekle alkışlamasıdır. Demek bu yirmi senede bana verilen azap, bütün bütün kanunsuz ve keyfî bir muameledir. Bu yirmi sene kırk bayramımı münzevî, yalnız geçirdim. Artık yeter! Kabir kapısındayım, beni dünyaya baktırmayınız.» (Emirdağ Lâhikası-1 sh: 76)

31 MART’TA ASKERLERE NASİHATLER

Osmanlı devletinin son devresinde vuku bulan meşhur 31 Mart Hadisesinde askerlerin de o olaylara karışması ve karıştırılması üzerine bundan fevkalâde müteessir olan Bediüzzaman Hazretleri hem hadisenin yatıştırılması hem de askerin, asli görevini bırakarak günlük siyasî olaylara karışmaması ve itaata bedel aralarına ihtilâfın girmemesi için ikaz etmiştir. Bir hitabesi aynen şöyledir:

«Asâkire Hitap

(Dinî Ceride, numara 110,

30 Nisan 1909)

Ey asâkir-i muvahhidîn!5 Fahr-i Âlemin (aleyhissalâtü vesselâm) fermanını size tebliğ ediyorum ki, şeriat dairesinde ûlülemre6 itaat farzdır. Ûlülemriniz ve üstadlarınız, zabitlerinizdir.7 Askerlik ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itaatte serkeşlik etmekle, bütün fabrika hercümerc olur.

Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika-i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfusu İslâmiyenin nokta-i istinadı ve mâden-i istimdadıdır.

Sizin iki müthiş istibdadı kansız ve def’aten öldürmeniz harikulâde olduğundan ve şeriat-ı garrânın iki mucize-i garrâsını izhar ettiğinizden, zaifü’l-akide olanlara hamiyet-i İslâmiyenin kuvvetini ve şeriatın kudsiyetini iki burhan ile izhar eylediniz. Bu iki inkılâbın pahasına binler şehit verseydik, ucuz sayacaktık. Lâkin itaatinizden binde bir cüz’ü feda olunsa, bize pek çok pahalı düşer. Zira itaatinizin tenakusu, ukde-i hayatiye veya hararet-i gariziyenin tenakusu gibi, mevti intaç eder.

Tarih-i âlem serâpâ şehadet ediyor ki, asker neferatının siyasete müdahaleleri devletçe ve milletçe müthiş zararları intaç etmiştir. Elbette hamiyet-i İslâmiyeniz böyle sizi uhdenizde olan hayat-ı İslâmiyeye zarar verecek noktalardan men edecektir.

Siyaset düşünenler, sizin kuvve-i müfekkireniz hükmünde olan zabitleriniz ve ûlülemirlerinizdir.

Bazen zarar zannettiğiniz şey, siyaseten büyük zararı def ettiği için ayn-ı maslahat olduğundan, zabitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de tereddüt câiz değildir. Ef’âli hususiye-i nâmeşrua,8 san’attaki meharet ve hazakate9 münafi değildir ve san’atı menfur etmez. Nasıl ki bir tabib-i hâzık ve bir mühendis-i mâhirin nâmeşrû harekâtı için, onların tıp ve hendeselerinden mani-i istifade olamaz. Kezalik, fenn-i harpte tecrübeli ve o san’atta mahir ve hamiyet-i İslâmiye ile münevverü’l-fikir zabitlerinizin bazılarının cüz’î nâmeşrû harekâtı için itaatinize halel vermeyiniz. Zira fenn-i harp mühim bir san’attır. Hem de sizin kıyamınız, şeriat-ı garrâ, yed-i beyzâ-i Mûsâ gibi, sair sebeb-i tefrika ve teşettüt-ü efkâr olan cemiyetleri bel’ etti. Sahirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız bu inkılâpta ilâç gibiydi ki, fazla olsa zehre münkalip olur. Ve hayat-ı İslâmiyeyi fena bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle bizdeki istibdat şimdilik mahvoldu. Lâkin, terakkiler için Avrupa’nın istibdâd-ı mânevisi altındayız. Nihayet derecede ihtiyat ve itidal lâzımdır.

Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın askerler!

Said Nursî»

 (Hutbe-i Şamiye sh: 105)

ASKERLİKTE İTAATİN EHEMMİYETİ

Bu gelen hitabede de yine askeriyedeki dindar kumandanlara itaatin bozulmaması ve ll. Meşrutiyetin ilan edilmesinde askerin müsbet rolü anlatılırken deniliyor ki:

«Kahraman askerlerimize

Ey şanlı asâkir-i muvahhidîn! Ve ey bu millet-i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyeti iki defa büyük vartadan tahlis eden muhteşem kahramanlar!

Cemal ve kemaliniz, intizam ve inzibattır. Bunu da hakkıyla en müşevveş bir zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız ve kuvvetiniz itaattir. Bu meziyeti mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile irae ediniz. Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslâmın nâmusu10 artık sizin itaatinize bağlıdır. Sancak ve tevhid-i İlâhî sizin yed-i şecaatinizdedir. Sizin o mübarek elinizin kuvveti de itaattir.11 Sizin zabitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur’ân ve hadis ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki, haklı âmire itaat farzdır.

Malûmunuzdur ki, otuz üç milyon nüfus, yüz sene zarfında böyle iki inkılâbı yapamadı. Sizin o itaatten neşet eden hakikî kuvvetiniz, umum millet-i İslâmiyeyi medyun-u şükran etti. Bu şerefi hakkıyla teyid etmek, zabitlerinize itaatledir. İslâmiyetin namusu da o itaattedir. Biliyorum ki, müşfik pederleriniz olan zabitlerinizi mes’ul etmemek için işe karıştırmadınız. Şimdi ise iş bitti. Zâbitlerinizin âğuş-u şefkatlerine atılınız. Şeriat-ı garrâ böyle emrediyor. Zira zabitler ûlülemirdirler. Vatan ve millet menfaatinde, hususan nizamı askerîde ûlülemre itaat farzdır. Şeriat-ı Muhammedînin (aleyhissalâtü vesselâm) muhafazası da itaat iledir.

Said Nursî»

(Hutbe-i Şamiye sh: 103)

«Ben işittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap12 ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müthişesi hatırıma geldi. Gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki:

Şimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i  iman askerlerinin cemiyetidir. Umum mü’min ve fedakâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dahildir. Zira, ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve ilâ-yı kelimetullah, dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum mü’min askerler tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cemiyet onlara intisap etmek lâzımdır. Sair cemiyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir.

Amma ittihad-ı Muhammedî (a.s.m.) ki, umum mü’minlere şâmildir, cemiyet ve fırka13 değildir. Merkezi ve saff-ı evveli gaziler, şehidler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü’min ve fedakâr asker—zâbit olsun, nefer olsun—hariç değil ki, tâ intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cemiyet-i hayriye, kendine ittihad-ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam.» (Divan-ı Harb-i Örfî sh: 22)

«İkinci günde bir ukde-i hayatımız olan itaat-i askeriyeden sual ettim: Dediler ki: “Askerlerin zabitleri asker kıyafetine girmiş. İtaat çok bozulmamış.” Tekrar sual ettim: Kaç zabit vurulmuş? Beni aldattılar, dediler: “Yalnız dört tane. Onlar da müstebit imişler. Hem şeriatın âdap ve hududu icra olunacak.”

Bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyamı14 meşru gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim. Zira, en mukaddes maksadım, şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat itaat-i askeriyeye halel geldiğinden, nihayet derecede meyus ve müteessir oldum. Ve umum gazetelerle askere hitaben neşrettim ki:

Ey askerler! Zabitleriniz bir günah ile nefislerine zulmediyorlarsa, siz o itaatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfus-u İslâmiyenin haklarına bir nevi zulmediyorsunuz. Zira, umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet, saadet ve bayrakı tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itaatinizle kaimdir.

Hem de şeriat istiyorsunuz; fakat itaatsizlikle şeriata muhalefet ediyorsunuz.

Ben onların hareketini ve şecaatlarını okşadım. Zira efkâr-ı umumiyenin yalancı tercümanı15 olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatimi bir derece tesir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı.» (Divan-ı Harb-i Örfî sh: 25)

«Harbiye Nezaretindeki askerler içine Cuma günü ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaate getirdim. Nasihatlerim tesirini sonradan gösterdi. İşte nutkun sureti:

Ey asâkir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslâmın nâmusu ve haysiyeti ve saadeti ve bayrak-ı tevhidi, bir cihette sizin itaatinize vabestedir. Sizin zabitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle üç yüz milyon İslâma zulmediyorsunuz. Zira bu itaatsizlikle uhuvvet-i İslâmiyeyi tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki, asker ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika hercümerc olur. Asker neferatı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şahittir. Siz şeriat dersiniz, halbuki şeriate muhalefet ediyorsunuz. Ve lekedar ediyorsunuz. Şeriatla, Kur’ân ile, hadis ile, hikmet ile, tecrübe ile sabittir ki; SAĞLAM, DİNDAR, HAKPEREST ULÜ’L-EMRE İTAAT FARZDIR. Sizin ulü’l-emriniz, üstadınız, zabitlerinizdir. Nasıl ki, mâhir mühendis, hâzık tabip bir cihette günahkâr olsalar, tıp ve hendeselerine zarar vermez. Kezâlik, münevverü’l-efkâr ve fenn-i harbe âşinâ,16 mektepli, hamiyetli, mü’min zabitlerinizin17 bir cüz’î nâmeşru18 hareketi için itaatinize halel vermekle Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz. Zira, itaatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına bir nevi tecavüz demektir. Bilirsiniz ki, bu zamanda bayrak-ı tevhid-i İlâhî19 sizin yed-i şecaatinizdedir. O yedin kuvveti de itaat ve intizamdır. Zira bin muntazam ve mutî asker, yüz bin başıbozuğa mukabildir. Ne hâcet, yüz sene zarfında otuz milyon nüfusun vücuda getirmediği böyle pek çok kan döktüren inkılâpları siz itaatinizle, kan dökmeden yaptınız.

Bunu da söylüyorum ki: Hamiyetli ve münevverü’l-fikir20 bir zâbiti zâyi etmek, mânevî kuvvetinizi zâyi etmektir. Zira şimdi hükümfermâ, şecaat-i imaniye ve akliye ve fenniyedir. Bazan bir münevverü’l-fikir, yüze mukabildir. Ecnebîler size bu şecaatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız şecaat-i fıtriye21 kâfi değil…

Elhasıl: Fahr-i Âlemin22 fermanını size tebliğ ediyorum ki, itaat farzdır. Zabitinize isyan etmeyiniz. Yaşasın askerler! Yaşasın meşrûta-i meşrûa!23 » (Divan-ı Harb-i Örfî sh: 26)

Osmanlı Devleti’nin son devrelerinin içtimaî hadiseler ve şartları içinde ordunun birlik ve beraberliğinin korunmasında hassasiyet gösteren Bediüzzaman Hazretlerinin mezkûr hitabe ve makalelerindeki esasın maksad, meşru itaat ile ittihadın bozulmaması ve ihtilâfların önlenmesi ve insaniyetin lâzımı olan hakiki hürriyetin muhafazası olduğu görülüyor.

Zamanımızın hayli hadisatı karşısında da aynı hassasiyetin lüzumu ve nazara verilmesi icab ediyor.

İÇ KARIŞIKLIKTA YABANCI MÜDAHALE TEHLİKESİ

Yukarıda nazara verilen içtimaî kargaşalıklar ve pek çok hissî temayüller ve garazkârlıklar için ifsad cereyanlarının perdeler arkasından bozguncu ve tahrikçi parmaklarını karıştırmaları, en dikkate değen taraftır.

Tarih tekerrür ettiği için, Bediüzzaman Hazretleri, 31 Mart hadisatını, ibret ve ders almak için anlatırken diyor ki: 

«Fakat zemin bataklık ve dam24 ve plân serilmişti. Mukaddes olan itaat-i askeriye feda edildi.  Üssü’l-esas esbab,25 fırkaların taraftarane ve garazkârane münakaşatı ve gazetelerin belâğat yerine mübalâğat ve yalan ve ifratperverane keşmekeşleri26 idi. Bu metâlib-i seb’ada, nasıl ki yedi renk çevrilse yalnız beyaz görünür, bunda da yalnız ziyâ-yı şeriat-ı beyzâ tecellî etti, fesadın önüne set çekti.

Elhasıl: Sekiz-dokuz ayda gazetelerin heyecan verici neşriyatıyla ve fırkaların27 cemiyetlere fedai yazmakla ve inkılabı vücuda getiren zevatın tahakkümatıyla ve itaat-i askeriyeye münafi olan hürriyet-i mutlaka efrada sirayetle28 ve âdâb-ı diniyeye muhalif zannettikleri şeyleri bazı dikkatsizlerin efrada telkinatıyla ve itaat bozulduktan sonra müstebitler, cahil mutaassıplar,29 dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan30   olanlar, iyilik zannıyla o bataklık zeminde tohum ekmeye başlamasıyla ve devletin umum siyaseti cahil efradın elinde kalmakla ve bir milyona yakın fişek havaya atılmakla ve dahil ve hariç müddeîler parmak vurmakla ortalık anarşistlik haline girdiğinden, bu hâdisenin istidad-ı tabiîsi,31 hercümerc ve müdahalei ecnebî32 iken, min indillâh, ism-i şeriat, o müteaddit sebeplerden çıkan ervah-ı habîse ve münteşireyi33 yuvalarına irca34 ile, on üç asırdan sonra bir mucize daha gösterdi.

Hem geçen inkılâb-ı azîmde35 ordu ve ulemanın “Meşrutiyet şeriata müsteniddir”36 diye yükselen sadâsı, umum ehl-i İslâmın vicdanlarını manyetizmalandırdı.37 O inkılâp, inkılâpların kaide-i tabiîyesini hark ile şeriatın tesir-i mucizânesini gösterdi. Ve daima da gösterecektir.38 Nisan’ın nısf-ı âhirinde çıkan gazetelerin esas-ı fikirlerine muterizim. Şöyle ki:

Hayat onun yoluna feda edilen ve hayattan bin derece daha yüksek olan haysiyet ve itaat-i askeriyeyi, hayata feda edilen ve ehl-i vicdan nazarında gayet hasis olan âmâl-i nâmeşruaya feda etmeye ihtimal verdiler. Hem de hakaik ve ahval onun cazibesine tâbi ve o merkeze merbut olan şems-i şeriat, saltanata veya hilâfete veya başka siyasete tâbî ve âlet tevehhümüyle, bir şems-i münîri, münkesif bir yıldıza peyk ve câzibesine tâbi itikad etmek gibi göstermekle tarik-i dalâlete sülûk ettiler.

Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak milliyetimiz olan İslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellîsiyledir. Yoksa, “Yürüyüşünü terk etti, başkasının da yürüyüşünü öğrenmedi” diye olan darb-ı mesele mâsadak olacağız.

Evet, hem şan ve şeref-i millet-i İslâmiye, hem sevab-ı âhiret, hem cemiyet-i milliye, hem hamiyet-i İslâmiye, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız. Zira müsennâ daha muhkemdir.

Ey paşalar, zabitler!

Cinayetlerime ceza39 ve şimdi suallerime de cevap isterim. İslâmiyet ise, insaniyet-i kübrâ; ve şeriat ise, medeniyet-i fuzla (en faziletli) olduğundan, âlem-i İslâmiyet, medine-i fazilet-i Eflâtuniye40 olmaya sezâdır.41 » (Divan-ı Harb-i Örfî sh: 38)

3.sayfa için tıklayınız

1 2 3 4 5

 

1 Birinci dünya harbinin hatırası.

2 Birinci Dünya Harbi.

3 Kurtuluş savaşı.

4 Türkiye Büyük Millet Meclisi.

5 Bir Allaha ve bir dine inanan askerler.

6 Müslümanların başındaki idareci.

7 Subaylar.

8 Kişinin şahsında kalan din dışı davranışlar.

9 Mesleğini en iyi derecede bilmeye.

10 Korunması gereken değerler.

11 Amirin meşru emrini dinlemek.

12 Dernek statüsünde olanlara üye olmak.

13 Dernek ve parti.

14 Ayaklanmayı.

15 Milletin fikirlerini yalan şekilde aksettiren.

16 Harb tekniğini iyi bilir.

17 İnançlı subaylar.

18 İslâma uymayan şahsi kusurlar.

19 İslâm bayrağını dalgalandırmak.

20 Gayretli ve fikri imanla nurlanmış.

21 Yaratılıştan gelen kahramanlık.

22 Peygamberimiz (a.s.m.)

23 Şeriata uygun meşrutiyet.

24 Tuzak.

25 Ana sebeb.

26 Anlatımda aşırılığa kaçarak karışıklığa sebeb olma.

27 Partilerin.

28 Sınırsız hürriyetin erlere kadar yayılması.

29 Bilmediği şeye körükörüne bağlanan.

30 Düşünerek karar vermede eksiklik.

31 Fıtri gidişatı.

32 Yabancı devletlerin müdahele için davet edilmesi.

33 Etrafa yayılan pis ama şuurlu hava.

34 Çıktığı yere göndermek.

35 İkinci Meşrutiyet.

36 Meşruti sistem şeriata dayanır ve uygundur.

37 Tesir altına aldı.

38 Evet bin seneden beri İslâmiyete bağlı olan bu millet şimdi de, esasat-ı Kur’aniye etrafında birleşebilir ve bölünmez bir millet olup millî huzuru kazanır. (Nâşir)

39 Yapılan işin karşılığı.

40 Eflatunun arzu ettiği ideal insan topluluğu.

41 Layıktır.

Bu dersi indirmek için tıklayınız.

Yukarı Çık